İnşaat Sektörü ve Konut Kredisinde Yaşanan Kriz Orta Sınıfı Vurdu

Odatv yazarlarında Ahmet Müfit, Avrupa’da neo-liberal aşırı finansallaşmanın neden olduğu ekonomik krizi değerlendirdi. Müfit yazısında şu konulara değindi.

Avrupa’da sokaklar, meydanlar, hane halklarını borçlandırılmasına dayalı neo-liberal aşırı finansallaşmanın neden olduğu ekonomik krizin kaybedeni orta sınıf insanlarla dolu. İnşaat sektörü ve banka kredileriyle (esas olarak konut kredisi ve inşaat sektörü kredileri) şişirilen/büyütülen, neo-liberal mucizenin kahramanı ülkeler; İspanya, Portekiz, Yunanistan, İtalya tarihlerinde görmedikleri bir hezimet duygusu ve aşağılanmayla karşı karşıya.

ABD Merkez Bankası“>Merkez Bankası Başkanı Bernanke aksini iddia etse de, ABD’de de durum Avrupa’dan daha iyi değil. Sokaklar durulmuyor. Yapısal olarak patlaması kaçınılmaz olan, ancak patlayınca her nasılsa, herkesin birden şaşırıverdiği krizin başlangıcından bu yana Amerika’da 4 milyon aile evini kaybetmiş durumda. Evini ve işini kaybetmiş insanlar sokakta yaşıyor. Sokakta yaşayan çocukların sayısı 1,5 milyonu aşmış durumda. Aynı Amerika’da, 19 milyona yakın ev ise boş durumda. Ailelerin kriz öncesi, 100 lira borçlanarak aldıkları ev, özellikle arzın yüksek olduğu yerlerde bu gün 50 lira bile etmiyor. Ev elden gitse de borç kapanmıyor.

Aynı durum Avrupa’nın mortgage cennetleri (ispanya, Portekiz, İrlanda, vb.) için de geçerli. Avrupa’da hala insanları sokağa attırtmayan, yaralanmış da olsa bir sosyal devletin varlığını sürdürüyor olması, krizin hane halkları üzerindeki etkisinin, ABD’de gördüğümüz çarpıcı boyutlara ulaşmasını şu an için engelliyor.

Piyasanın krizin çözümü için bulduğu formül de tam bu konuyla yani sosyal devletin geleceği ile ilgili. Sosyal hakların budanması. Krizin yükünü paraları batıran politikacılara, piyasa oyuncularına (bankalar, finans kuruluşları, emeklilik fonları, vb.) değil, krizde tüm varlıklarını ve işini kaybeden bu ülkelerin vatandaşlarına keselim. Sosyal devleti yok edelim. Parası olmayana sağlık hizmetini bile çok gören Amerika’ya benzeyelim.

ABD’de yaşanan başkanlık yarışında tartışılan konuların başında, vatandaşın sağlık sigortası var. Cumhuriyetçiler neredeyse krizin suçunu, Obama’nın geniş toplum kesimleri için yaptığı tek olumlu şey olan sağlık reformuna yükleyecekler. “Parası olmayan sağlık hizmeti almaz kriz biter” demeye getiriyorlar.

Gerek Avrupa’da gerekse Amerika’da sokağa dökülen insanlara uygulanan muamele ise aynı. Fiks menü; Biber gazı üstü sopa

Finans kanallarından birinde, program sunucusu, para ile para kazanma mesleğini icra eden konuğuna soruyor: Sizce hükümetler sokaklara mı yoksa piyasaya mı kulak verecek? “Sokaklardaki vatandaş” yani insanlar.

Piyasa Kim?

İtalya’nın, halka değil piyasaya sorumlu “teknokrat” başbakanı Mario Monti bunun cevabını biliyor olmalı ki, Fransa’nın yeni Cumhurbaşkanı Hollande ile görüşmesinde, piyasaların devletleri cezalandırdığını söylemiş. Devletler piyasalara karşı hangi suçu işledi de karşılığında cezalandırılıyorlar, yada piyasalar koskoca devletleri cezalandıracak gücü nereden buluyorlar, o konuda bir şey söylemiyor hazret.

Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında oluşan ideolojik boşluktan da yararlanarak, demokrasiyi piyasa ekonomisinin varlığı koşuluna bağlayan neo-liberal aydınlar ile sözde solcu politikacılar ise Avrupa’da Amerika’da yaşananlar karşısında sessiz.

İşlerine geldiğinde, demokrasi lafını dillerinden düşürmeyen, devlet ekonomiye karışmasın diyerek insanların ücretsiz eğitim ve sağlık hizmeti almasına, kamu kaynaklarının sosyal amaçlarla kullanılmasına dahi karşı çıkan bu insanlar, dünyanın her yanından gelen çığlıklara, sokakta yatan çocuklara, işini kaybettiği için intihar eden insanlara karşı sessiz. Görmüyor, duymuyor, konuşmuyorlar. Yaşananlarla ilgili hiçbir sorumlulukları yokmuş gibi davranıp, geçmişte olduğu gibi bugün de işlerin maşa kullanılarak halledilmesini bekliyorlar. Bu dönemdeki en önemli maşaları, siyasetten yani toplumun tercihlerinden bağımsız olması için çok uğraştıkları, piyasaya duyarlı Merkez Bankaları. Bugün yaşananları, bu güne kadar yürütülen politikaların sonucu delil de, doğal bir afetmiş gibi sunmaya çalışıyorlar.

Gerçek ise öyle değil. Finans dünyasında bugün yaşananlar, Emil Zola’nın, 1800’lü yılların ikinci yarısında Paris Borsası’nda yaşanan finansal spekülasyonları ve tüm topluma yansıyan acı sonuçlarını anlattığı “Para” isimli romanında yazılanların tekrarı gibi neredeyse. Aradan geçen 100 yılı aşkın dönemde yaşanan diğer krizler de cabası. Avrupa’da, Amerika’da durum, orta sınıf açısından tam bir felaket halini almış durumda. Her geçen gün yaşam standartlarından, kendilerinin, çocuklarının geleceğinden bir şeyleri alıp götürüyor.

Gelelim kendi ülkemize. Daha düne kadar, “Her yer batarken, biz de işler yolunda, pozitif ayrıştık” diyerek topluma gaz veren finans lobisi ve ekonomi yönetimi, artan bütçe açığı, peş peşe gelen zamlar, vergi artışları karşısında söylem değiştirme telaşına düştüler. Yaşananlara kendilerinin de inanacağı gerekçeler bulma çabasındalar.

Dünya’da, Türkiye’de bunlar yaşanır, herkes konuşurken, muhalefet cephesi anlaşılmaz bir şekilde sessiz. 24 Ocak kararlarıyla başlayıp, 30 yılı aşkın süredir, vatandaşın sırtına yüklenen onca krize karşın kesintisiz sürdürülen neo-liberal ekonomi politikalarına karşı sistemik eleştiri getiremeyen muhalefetin gündeminde ekonomik sorunlar yer bulamıyor nedense.

Gerek Kılıçdaroğlu, gerekse Bahçeli’nin iktisatçı olduğu da düşünüldüğünde, bu duruma anlam vermek iyice zorlaşıyor. Ya bildikleri bir şeyler var da bize söylemiyorlar, ya da itirazları yok uygulanan ekonomi politikalarına.